Paçan Camiinde Mushaflar Niçin Toplatılmıştı!

1960’lı yıllarda bir taraftan ilkokula devam ederken, diğer taraftan, özellikle hafta sonları bayram ve karne tatillerinde, uzun yaz tatillerimizde mahalle mescitlerinde Kur’an-ı Kerim, namaz sureleri, İslam Şartları başlıkları ile ders alırdık. Bu derslerimizi veren hocalarımızın ücretleri mahalli imkânlarla karşılandığı ve sembolik değerde olduğu için, hocalarımızın çoğu bir nevi sıbyan mektebi hocasıydı. Yani çok tahsilli ve din alanında iddialı değillerdi; zaten bizlere elifba, Kur’an-ı Kerim okutmak, namaz surelerini ve 32 farzı ezberletmek için çok derin hoca olmaları da gerekmiyordu.

Bizim zamanımızda bu eğitim, Zeleka’da köyün girişindeki Kasap Camii’nde, köyün ortasındaki Rendeci Mescidi’nde, köyün çıkışındaki Kutri Camii’nde ve yaz aylarında da Bayraklı Yaylası Camii’nde verilmekteydi.

Şakoğlu İdris Şahin (1910-1998), Şakoğlu Halil İbrahim Şahin (1913-1995), Ömeroğlu Çakır Hacı Aziz Aslanoğlu (1897-1972), Hutekoğlu Hacı İlyas Tuncer (1913-1984), Babam Kutrioğlu Hafız Mustafa Mutluoğlu (1927-1993), Hudekoğlu Hafız Ahmet Tuncer ( 1933-2003), Çifoğlu Muhtar Muhammet İbrahim Çiftçi (1897-1972), Sakaoğlu Hafız Süleyman Saka (1933-2002), Şerifoğlu Kuskar İsmail Akyüz (1903-1976), Şerifoğlu Kuskar Muhtar Mehmet Akyüz (1910-1982), Karahasanoğlu Hafız Salih Recep Karaoğlu (1933-…), Ömeroğlu Hulüsi Asanoğlu (1903-1996) hocalarımızın başlıcalarındandır.

1960 veya 1961 yılının on beş tatiliydi; muazzam kar yağmıştı köyde. Çatılar çökmesin, kiremitler kırılmasın diye çatılardan karın kürendiği ne güzel bir seneydi. Kutri Camii’nin girişinin solundaki tek pencereli, loş, karanlık ve daracık kısmında alıyorduk dini eğitimimizi hocamız Hacı Aziz’in riyasetinde. Oysa cami girişinin sağında, kıbleye bakan üç pencereli, aydınlık ve geniş salon bomboştu yıl boyu. Ama orada okuyamazdık zinhar! Çünkü orası cami idi, orası mescit idi, orada Ramazan’da teravih namazı kılınırdı; onun için sınıf olamazdı… Hoş bizim okuduğumuz daracık loş salonda da aynı anda kadınlar, analarımız, ninelerimiz teravih kılıyordu… Olsun, öteki taraf camiydi. Neyse… Bu garip hallerimizden konumuza dönelim.

O karne tatilinde iştahla camiye gidiyor, kızlar bir tarafta erkekler karşı tarafta boydan boya uzun bir oturakta, önümüzde aynı uzunlukta rahle ve üzerinde seviyemize göre musabara dediğimiz elif cüzü, Elham cüzü veya Mushaf diye adlandırdığımız Kur’an-ı Kerimlerimiz, karma eğitim alıyorduk. Sobamız her gün herkesin getirmek zorunda olduğu ve öğretim yılı sonunda artanlarının hocanın evine taşındığı, kesilince iki veya üç soba odunu olabilen yarma veya dal odunlarla gürül gürül yanarken, sırası gelen pencerenin dibinde postunun üzerinde oturan hocanın yanına gidiyor, hocanın önündeki tek kişilik rahleye cüzünü veya Mushaf’ını koyup açıyor ve dersini okuyordu. Cüz veya Mushaf okumayıp sadece namaz sureleri ve İslam şartları için gelenler de iki elini bu rahleye koyup ezberini okuyordu…

Günlerden bir gün uzun boylu, temiz tıraşlı ve çok düzgün giyimli bir adam ziyaret eder hocamızı. Hocamız bir taraftan bizi okuturken bir taraftan da onunla sohbet ediyordu. Tatil boyu O da hemen hemen her gün uğramıştı hocaya… Sohbetleri boyunca bizim en çok dikkatimizi çeken, o zamana kadar hiç görmediğimiz gür yünleri dışarıya sarkan rahlemizin üzerindeki meşin siyah eldivenleriydi… Büyükler kendisinden bahsederken, gizli polistir diyorlardı…

Hani derler ya aksakallı ihtiyarlar hikâyelerinde… Günler ayları, aylar yılları kovalar, okuruz, büyürüz, öğretmen oluruz, yurt içinde, yurt dışında 35 yıl çalışır, Trabzon’da emekli olur ve anne babası çalışan torunumuza bakmak üzere İstanbul’a yerleşiriz. Kızımın bakıcısı babaannesi, namı alan ben olunca, İstanbul kazan ben kepçe gezerim bol bol. Eski yeni ne kadar Zelekalı varsa bulurum ziyaret ederim; çok da bilgiler edinirim onlardan köyümüzün ve dolayısıyla ülkemizin yakın tarihi hakkında.

Kuhzoğlu Mustafa Çiftçi (1943-2018) küçük yaşta babasını kaybeder. Yetimliğin ve yoksulluğun etkisiyle çok genç yaşta eğitimini tamamlayamadan ayrılır Zeleka’dan. Trabzon’da lastik fabrikalarında kısa bir süre çalıştıktan sonra arkadaşlarının da teşvikiyle İstanbul’a gelir. Değişik birkaç işi denedikten sonra, belediyenin “su işleri”nde işe koyulur. Evlenir, çocuk ve ev sahibi olur; kendi halinde geçinir gider.

2006 yılında emekliliğim ve İstanbul’a yerleşmemi müteakip sık sık ziyaret ettiğim Mustafa Ağabey Sular İdaresi’nden emekli olarak inşaat malzemesi satan bir nalburun mağazasında kasa sorumlusu olarak devam eder hayat savaşına. Son derece zeki ve güvenilir bir kişiliğin sahibi olan Mustafa Ağabeyle her sohbetimizde yanlış konuşurum diye hesaplı davranır, köyümüz hakkında bilmediklerimi sorardım.

Bir gün, çocuklukta Kutri Cami’de gördüğüm yün eldivenli ağabeyini sormuştum ona; çocuklukta gördüklerimi anlattıktan sonra…

Derin bir nefes aldıktan sonra:

  • O senin gördüğün zaman, 20 yıllık bir aradan sonra köye ilk gelişiydi rahmetlinin, der ve dalar bir zaman. Devam eder sonra: Annem günlerce konuşmadı onunla; niçin kayboldun… 20 yıl neredeydin, haberin niçin gelmedi, ben göz yaşı yiyip içtim yıllarca diyerek…

O gün sohbeti orada bitirip ayrılmıştım rahmetliden. Üstelemedim fazla… Biliyordum hassas bir insan olduğunu. Üzmek istemedim.

İki hafta sonraki ziyaretimde, cesaretimi toplayarak yeniden sordum:

  • Ağabey, ağabeyin nasıl kaybolmuştu?
  • Babamla Of’a mahkemeye gitmişlerdi, babam içeri girdi, O dışarıda babamı bekliyordu; babam çıkınca yoktu ve bir daha da kimse göremedi O’nu; ta ki 20 yıl sonra çıkıp gelinceye dek.
  • Babanız yaşlı sayılırdı, ne işi vardı mahkemede?
  • Paçan Camii’nde hatıma katılıp Kur’an okuduğu için…

Başka konu açtım yine… Tamamlamadım konuyu ama merak da sarmıştı beni. Biliyordum bizim çocukluğumuzda da bizim merkez camiinde de hatım okunur, katılan hastalara üflenir, hastalar, marazlılar şifa dilerdi. Sonunda da hasta yakınlarının hazırladığı baklava kesilip cemaate sunulurdu. Lakin bundan dolayı kimse mahkemeye gitmemişti. Mustafa Ağabey’in babası, Çifoğlu Mustafa (1882-1945) niye mahkemeye gitmişti Kur’an okudu diye.

Paçan, Yente ve Alisinos Camilerinde, Fetih’ten (M. S. 1461) sonra bölgeye irşat amacı ile gelen Maraşlı Osman Efendi (1484-1541) ve kardeşleri metfun olduğu inancı ile çevre köy ve yaylalardan büyük bir akın vardı Cuma günleri. Hastalar, marazlılar, sakatlar, derdi olanlar Perşembe akşamından gider, camide yatar, uyur, sabahlar, gündüz hadıma katılıp derdine deva, borcuna eda dilerdi Allah’tan; fakat bunun için mahkemeye gideni ilk defa duyuyordum. Devam ettim sormaya:

  • Ağabey! Kafama takıldı, babanız Paçan Camiindeki hadımda Kur’an okuyordu diye mi mahkemeye verilmişti?
  • Evet!
  • Ama o yıllarda benim babam hafızlık yapıyordu; bizim camilerde de Kur’an okunuyordu, kimsenin mahkemeye verildiğini duymadık, sizin babanız niye verildi ki?
  • Mushaf’ı mühürsüzdü!

Yeniden çocukluğuma dönmüştüm. Kur’an okumalarımıza, amcamın kayını Yaşar ile sahifemizi 25 defa okuduktan sonra Hacı İlyas’a dersi verirken yanlışsız okuma yarışlarımıza. Rahmetlinin “Bu çocuk babasından daha güzel okuyor” demesini Rahmetli Babama anlatıp onu sinir etmelerime…

Mushaflarımızın arkasındaki T. C. ibareli mühürlere bakar sorardık nedir diye; bazen birbirimize bazen de kendi kendimize… Sonra da cevabı bulamadan kapar Mushaf’ımızı teneffüse oyuna koşardık. Demek ki nasip sorumuzun cevabını 50 yıl sonra Mustafa Çiftçi’den öğrenmekmiş.

Bir sebeple taradım mevzuatı bir bir.

Bilindiği gibi, Peygamberimizin sağlığında (570-632), Vahiy kâtiplerine yazdırılan Kur’an sayfaları, Hazreti Ebubekir’in (572 – 634) halifeliği sırasında toplattırılıp, kitap haline getirilir ve adına Mushaf denilir. Daha sonra elle çoğaltılan nüshaları da İslam Ülkeleri’ne gönderilir. Tabii olarak bu el yazmalar, uzun zamanlık bir emeği gerektirdiği için hem çok az hem de çok pahalı olup ulaşılmaları sınırlıydı. İslâm Diyarı genişledikçe de ihtiyacı karşılamak güçleşiyordu.

1446 yılında Almanya’nın Mainz Kenti’nde Johanes Gutenbreg (1399-1468) ilk matbaayı icat eder, matbaasını kurarak seri basımı başlatır. Osmanlı vatandaşı Yahudiler 1493, Ermeniler 1567, Rumlar da 1627 yılında İstanbul’da matbaalarını kurarak kitaplarını yayınlamaya başlamalarına rağmen Müslümanlar maddi-manevi değişik sebeplerle Gutenberk’ten 281 sene sonra, Padişah III. Ahmet’in (1673-1736) Lale Devri’nde, aydın fikirli sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın (1660-1730) teşvikiyle Yirmisekiz Zade Çelebi Mehmet (…-1761) ve İbrahim Müteferrika (1674-1745) eliyle kurabilirler. Kur’an-ı Kerim’in matbaada basımı ise çok daha sonra yapılabilir.

Oysa Avrupalılar çoktan işe koyulmuş, 1530 yılında İtalya Venedik’te, 1543 yılında Fransa Paris’te, 1694 yılında Almanya’da, 1785 yılında İrlanda Dublin’de, 1786 yılında Hollanda Amsterdam’da, Kur’an-ı Kerimleri basmış ve 1587 yılında, devrin padişahı III. Murat (1546-1595)’tan aldıkları izinle İslâm Diyarı’nda serbestçe satmaya başlamışlardı bile…

Özellikle Paris basımları ile 1833-1871-1875-1881 yıllarında İngiltere Londra, 1773, 1779, 1787, 1790, 1793, 1796, 1798 yıllarında da Rusya’da yapılan Kur’an-ı Kerim basımları dikkat çekicidir. Bol miktarda ve değişik şekillerde yorumlanarak yapılan bu baskılar, İngilizler tarafından Hindistan ve Pakistan’da; Fransızlar tarafından, Fas, Tunus, Cezayir ve diğer Arap ülkelerinde; Rusya tarafından da Kırım, Kafkasya ve Orta Asya’daki Müslümanları Osmanlıya karşı kışkırtmak için, parasız olarak dağıtılıyordu. (1)

Kur’an-ı Kerimlerin yabancı birçok kaynaktan ve yüz binlerle ifade edilen sayılarda, tahrip, kandırma, yanıltma ve yönlendirme gibi amaçlarla tahrif edilmiş bir şekilde basılıp Osmanlı Devleti dâhilinde piyasaya sürülmesi, devlet yönetimini aşırı derecede rahatsız ve meşgul etmeye başlar. Birçok soruşturma, kovuşturma ve müsadere olayı yaşanır.

 

8 ve 25 Kasım 1852 tarihlerinde Sultan Abdülmecit (1823-1861) iki irade ile bazı ecnebi memleketlerinde basılan Kur’an-ı Kerimlerin Osmanlı Ülkesi’nde satılmasını yasaklar; fakat özellikle İran üzerinden gelen ve gerektiği gibi basılmadığı müşahede edilen Mushafların kaçak yollardan yurda girmesi önlenemez. Bu önemli problemin kesin bir şekilde halli ve toplatılmakta olan yanlış basılmış Mushafların yerine aslına uygun Mushafların basılarak günden güne artan ihtiyacın karşılanabilmesi için Devlet-i Aliye zorunlu olarak Kur’an-ı Kerim’i kendi kontrolünde matbaada basmaya karar verir. Osmanlı Maarif Nezareti 29 Haziran 1873’te ilk kez 500.000 adet Mushaf-ı Şerif’in basımını gerçekleştirir. (2)

Devletin Maarif Nezareti eliyle Kur’an-ı Kerim’i basıp maliyeti fiyatına piyasaya sürmesi de kaçak ve tahrif edilmiş Mushafların piyasada satışını engelleyemez. Bunun üzerine, Kur’an-ı Kerim basımının aslına uygun bir biçimde yapılıp mühürlenerek piyasaya sürülmesinin temini ve tahrif edilmiş mühürsüz Mushafların takibi ve toplattırılması amacıyla 1887 yılında İstanbul’da Meşihat’a yani Osmanlı’da ilmiye sınıfının başı ve sadrazamdan sonra devletin ikinci büyük görevlisinin yönetimindeki Şeyhülislamlık Makamı’na bağlı olarak “Meclis-i Huffâz” birimi oluşturulur. 1891’de de Meclis-i Teftîş-i Mesâhif-i Şerîfe adıyla yeniden yapılandırılır. Başına da Şeyhüukurra namıyle bir uzmanın tayin edilmesi usulü benimsenir. Bu Kurul, Kur’an-ı Kerim’in doğru okunması, basılacak Kur’an-ı Kerimlerin aslına uygun olup olmadığının tespiti, devletçe aslına uygun basılan Kur’an-ı Kerimlerin özel bir mühürle onaylanması, mühürsüz Mushafların da toplatılıp imha edilmesi için ilgili makamların uyarılması görevleri ile görevlendirilir. (3)

Böylece üzerinde hassasiyetle durulan Kur’an-ı Kerim’in aslına uygun basımı konusunda ciddi ve teşkilatlı bir faaliyet başlatılır. Tahrif edilmiş baskılara savaş açılır.

  1. C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu Başkanlığı’nın internet sayfasının Kur’an Baskıları Bölümü’nün Tetkik-i Mesahif-i Şerif kısmında, arşiv uzmanı Ayhan Işık’ın İstanbul Müftülüğü Arşivi’ndeki araştırmasına ilişkin makalesinin 138. sayfasında naklettiği şu olay yapılan mücadeleyi yansıtan güzel bir örnektir: “9. Defter Mushaf basımını içeren kayıtları ihtiva etmektedir. Defterde 57 numara ile şu ilginç karar yer almaktadır: Kurumun mührünü taklit ederek Mushaf basmış olan kitapçı esnafından Hacı Hüseyin Efendi’nin basmış olduğu Mushaflar Meclis kararı ile toplattırılmış fakat aynı şahıs başka bir bölgede ve yine mührü taklit ederek Mushaf basmaya devam etmiştir. Bu şahsın basmış olduğu her iki Mushaf’ın hatalı oldukları, bu durumun gazete ve mecmualarda ilan edilmesi ve halkın almaması, Adliye ve Dahiliye Nezaretlerine bildirilmiştir.” (4)

Bu Günler, Osman Devleti’nin ölüm kalım mücadelesi verdiği ve birliğini manevi değerleri ile korumaya çabaladığı günlerdir. Uzun zaman geçmeden Düvel-i Muazzama (Büyük Devletler)’nın şer planı tamamlanır. Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşması ile Devlet-i Aliye yıkılır.

Bu durumu kabul etmeyen Anadolu Halkı teşkilatlanarak Milli bir Mücadele ile İstiklâl Savaşı’nı kazanır ve Yeni Cumhuriyet kurulur. (29 Ekim 1923).

Cumhuriyet’in ilk icraatlarından biri, 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı “Şer’iye-i Evkaf ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun” ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmak ve bütün dini kurumları bu başkanlığın emrine vermek olur. (5)

1927 yılı Bütçe Kanunu’nda ise, 71’i merkezde olmak üzere toplam 7172 kadro tahsis edilen Diyanet İşleri Reisliği’nin merkez ve taşra teşkilatlarının idarî yapısı da ilk defa belirlenir. Buna göre, merkez teşkilatında Heyet-i Müşavere, Tetkik-i Mesâhif Heyeti Reisliği, Müessesât-ı Diniye Müdüriyeti, Memurin ve Sicil Müdüriyeti, Levazım Müdüriyeti, Tahrirat ve Evrak Müdüriyeti; taşrada ise vilayet ve kazalarda müftülükler ihdas olunur. (6)

Görüleceği üzere Yeni Cumhuriyet de kurulur kurulmaz ehemmiyetine binaen ilk teşkilatlandırdığı kurumların başına koyduğu Silahlı Kuvvetler ile beraber Diyanet İşleri’ni teşkilatlandırmış ve Diyanet İşleri Reisliği Kurumu’nun içinde de Tetkik-i Mesahif Heyeti Reisliği’ni ihdas ederek devlet eliyle basılacak Mushafların kontrol edilip mühürlenmesini, gerek sehven ve gerekse kasten yanlış yazılmış ve piyasaya sürülmüş Mushafların takibi, toplanması ve Yasal Yolla imhası için ilgili makamlara haber verilmesi görevini bu kuruma verir.

Daha sonra da kronolojik olarak yapılan değişik düzenlemelerde bu kurul sürekli muhafaza edilir ve özellikle tahrif edilmiş Kur’an-ı Kerim baskıları ile mücadele devam eder.

Örneğin: 22.06.1935 tarih ve 3035 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2800 numaralı Diyanet İşleri Reisliği Teşkilât ve Vazifeleri Hakkında Kanun, 1. maddesinde “Diyanet İşleri Reisliği Teşkilâtı, bir reisin idaresi altında merkezde: Müşavere heyeti, zat işleri müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü ve mushafları tetkik İletinden; Taşrada: Müftü, müsevvid, vaiz ve dersiamlardan mürekkeptir.” diyerek kurulu canlı tutar. (7)

Ne var ki, Cumhuriyet’in kuruluşundan 1950 yılına kadar, bu kurulun ilgili kanunları uygulaması çok farklı münakaşalara, münazaalara, ithamlara, kavgalara yol açar. Bir taraf olayları çok abartarak, Mushafların toplatıldığından, çiğnendiğinden, atıldığından, yakıldığından bahisle siyasi malzeme olarak kullanır. Diğer taraf da uygulamalarının şekil, sebep ve dayanaklarını anlatıp halkı ikna etmek yerine susmayı veya hırçın bir şekilde karşı tarafı Cumhuriyet’i geriletmek ve hatta ortadan kaldırmak arzusu ile suçlamayı tercih eder. Bu durum, ne yazık ki ülkemizde telafisi imkânsız travmalara yol açar. Kavgalar, ölümler, ihtilâller ve idamlar yaşanır. Oysa toplanan mühürsüz, hatalı basılmış Mushaflardı. Hatalı Mushafların yerine yeni basım, mühürlü, hatasız Mushaflar verilebilseydi belki bu yanlış anlamalara ve badirelere sebep olunmayacaktı. Kaldı ki zaten ülkemizde ne Kur’an-ı Kerimleri çiğneyecek bir fert, ne de Cumhuriyeti yıkmak isteyen kayda değer bir kitle vardı.

Beceriksiz bir şekilde uygulandığını söyleyebileceğimiz bu Mushaf toplama olayı köyümüz Zeleka’da da geçen bir olayla halâ anlatılır ve siyaseten kullanılır ne yazık.

Köyün Son Efendisi İhtiyaroğlu Cevahir Ahmet Seçilmiş (1909-1991) bu dönemde hafızlığını tamamlamış, sesi ve kıratı düzgün bir hafızdır. Meslek olarak evinde bir nevi özel medrese açarak zamanın gençlerinden 35 öğrenci ile hafızlık eğitimini başlatır. Başarısız öğrenciler sistemi terk ettikten sonra 1939-1940 döneminde aşağıdaki hafızlar icazet alıp mezun olur medresesinden.

-Hafız Cafer Aydın (1924-2001)

-Hafız Ahmet Arslantürkoğlu (1928-…)

-Hafız Mehmet Hulusi Mutluoğlu (1926-2014)

-Kayran Köyünden, İbrahim Zade Hafız Mustafa Gürsoy (1926-2015)

-Kayran Köyünden, Hacı Şükrü Zade Hafız Mehmet Kara (1928-…)

-Hafız İdris Çiftçi (Hoca Bakkal) (1928-2003)

-Hafız Mehmet Çiftçi (Mehmet Ali Oğlu) (1924-1970)

-Hafız Mustafa Mutluoğlu (1927-1993)

-Yeşilalan Köyü’nden Hacı Zahit Oğlu Hafız Mustafa Tanrıverdi (1929-1947)

-Kayran Köyünden, Hafız Mustafa Kocahüseyinoğlu (1932-1967)

-Hafız Mehmet Çiftçi (İbrahim Oğlu) (1928-2015)

Zeleka’da Mushaf toplama olayı bu öğrencilerin döneminde olur ve zaman içinde çok değişik şekillerde anlatılır özellikle seçim zamanlarında.

Adı geçen öğrencilerden biri olan Rahmetli Babam Mustafa Mutluoğlu’nun 13 Ocak 1993 tarihinde vuku bulan cenazesinde taziyeye gelen ismi bende saklı bir komşumuzun siyasi konuşmalar esnasında, “Cevahirin orada talebelerin Mushaflarını topladılar, bastılar, çiğnediler…” şeklinde konuşunca, yukarıdaki öğrencilerden biri olan ve olayı bizzat yaşayan Amcam Hafız Mehmet Hulusi Mutluoğlu (1926-2014) sert bir şekilde keser sözünü:

-Sus, yalan söyleme, sen orada yoktun, ben oradaydım. Mushaflarımızı toplayıp çuvala doldurdular, sırtlarına alıp götürürlerken tarladan hışımla gelen hocamızın hanımı Gülfidan Teyze yetişip kazmasını kaldırıp hücum etti, bağırdı görevlilere. Geri aldı Mushafları Rafet’in Evi’nin yanında. Basma, çiğneme gibi bir şey yaşanmadı,

şeklinde azarlar kendisinden yaşça küçük olan komşumuzu.

İşin ilginç yanı, bu meşhur Mushafları Toplama Olayları esnasında Celâl Bayar (1883-1986)’ın, 1923, 1927, 1931, 1934, 1939, 1943 seçimleri ile 1923’ten 1946’ya kadar 23 yıl boyunca, Kur’anları toplatmakla itham olunan Tek Partinin İzmir milletvekili, 1932-1937 yılları arasında 5 yıl boyunca, aynı partinin Maliye Bakanı ve Rahmetli Babamın ve Mustafa Çiftçi’nin babasının Mushaflarının toplandığı 1937-1939 yıllarında da Başbakanı olmasıydı. (8)

Bu işin hayrete mucip diğer bir yönü ise, rahmetli Adnan Menderes’in (1899-1961) de 1931’den 1945’e kadar 14 sene boyunca, bahse mevzu Mushafları toplama olayları yaşanırken, aynı partinin Aydın Milletvekili olarak 14 sene görevinin başında bulunmasıydı. (8)

Gerçi bunda şaşılacak bir şey de yoktu, şartlar ve Mevzuat’ın gereği idi yapılanlar. Halen de aynıdır Mevzuat; tahrif edilmiş, yanlış yazılmış Mushafların toplatılıp imha edilmesi şimdi de yasal bir zorunluluktur. Zira, 02.07.1965 tarih ve 12038 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 633 numaralı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un 6. Maddesi ve ondan sonra günümüze kadar yapılan 1976, 1982 ve 2010 tarihlerindeki değişiklikleri, konuyu daha detaylı olarak zikrederek, Kurul üyelerinin sayılarını, seçilme şartlarını, görev sürelerini ve görevlerini şöyle sıralar:

“Madde 6 – Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu, bir başkan ile sekiz üyeden oluşur. Kurul Başkan ve üyelerinin görev süreleri beş yıldır. Süresi sona erenler yeniden atanabilir.

Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu Başkan ve üyelerinde aşağıdaki nitelikler aranır:

  1. a) Başkanlıkta en az üç yıl görev yapmış olmak.
  2. b) Dini yüksek öğrenim mezunu olmak.
  3. c) Hafız olmak.
  4. d) Aşere, takrib, tayyibe alanında yetkinliği Başkanlıkça kabul edilmiş olmak veya tefsir alanında doktora yapmış olmak.

 

Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulunun görevleri şunlardır:

  1. a) Mushafların, cüzlerin, mealli Mushafların ve Kur’an-ı Kerim metinlerinin hatasız ve eksiksiz basım ve yayımını sağlamak üzere kontrol ettikten sonra mühürlemek ve onaylamak.
  2. b) Hatalı ve noksan olarak basılan veya yayımlanan Mushaf ve cüzler ile sesli veya görüntülü Kur’an-ı Kerim yayınlarını tespit etmek.
  3. c) Kıraat ilmi ile ilgili çalışmalar yapmak ve arşiv oluşturmak.

 

Basımcı ve yayımcılar, basım ve yayımını yaptıkları Mushaf ve cüzler ile sesli ve görüntülü Kur’an-ı Kerim yayınlarından imzalı ikişer adedini Başkanlığa gönderir.

Hatalı ve noksan olarak basıldığı veya yayımlandığı Kurul tarafından tespit edilen Mushaf ve cüzler ile sesli ve görüntülü Kur’an-ı Kerim yayınları, Başkanlığın müracaatı üzerine, yayımın yapıldığı yer sulh hukuk mahkemesi kararı ile toplatılır ve imha edilir.

Beşinci fıkra kapsamına giren yayının internet ortamında yapılması halinde, Başkanlığın müracaatı üzerine, sulh hukuk mahkemesi bu yayınla ilgili olarak erişimin engellenmesi kararı verir. Bu kararın bir örneği gereği yapılmak üzere Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına gönderilir.

Sulh hukuk mahkemesinin beşinci ve altıncı fıkralar hükümlerine göre verdiği kararlara ve Başkanlığın talebinin reddine dair kararlarına karşı tefhim veya tebliğden itibaren iki hafta içinde asliye hukuk mahkemesinde itiraz yoluna gidilebilir. İtiraz üzerine verilen karar kesindir.

Toplatma ve imha kararına veya erişimin engellenmesi kararına itiraz edilmiş olması, karara konu teşkil eden yayınların toplatılmasına ve erişimin engellenmesine engel teşkil etmez.

Toplatma ve imha kararına konu teşkil eden yayınlar, bu karara süresi içinde itiraz edilmediği veya yapılan itiraz reddedildiği takdirde imha edilir.” (9)

Günümüzde de faaliyette bulunan bu Kurulun işlevini, İstanbul Müftülüğü’nün düzenli yayın organı Din Ve Hayat Dergisi’nin Şubat 2015 tarihli 24. sayısının 64. ve 65. sayfalarında, Meşihat’ten İstanbul Müftülüğü’ne Kurum ve Unvanlar Lugatçesi başlıklı makalesinde Abdullah Rüştü Kişi şöyle tarif eder:

“Tetkîk-i Mesâhif Heyeti: Matbaalarda basılacak Kur’ân-ı Kerîmlerin hatasız olmasını temin için tashihlerini yapan ve basıldıktan sonra hatasız olduğu hususunda resmî mühürle tasdik eden heyettir. Meşîhat’te Huffaz Meclisi ve Tetîş-i Mesâhif-i Şerîfe ve Müellefât-ı Şer’iyye Meclisi ismini taşıyan bu kurul Cumhuriyet’ten sonra, önce Tetkîk-i Mesâhif daha sonra Mushafları Tetkik Heyeti ismiyle İstanbul Müftülüğü bünyesinde çalışmalarını sürdürmüştür. Kurul şu anda Ankara’da Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu Başkanlığı olarak hizmet vermektedir.” (10)

İşte bir asra yakın bir süredir Türkiye’de tartışması devam eden ve özellikle seçim dönemlerinde tartışma konusu edilerek ortalığı toz duman karıştıran Kur’an-ı Kerimlerin toplatılması olayının özü ve aslının kısaca hikâyesi budur.

 

Ahmet MUTLUOĞLU

Çamlıca, 03.01.2019

 

KAYNAKLAR:

1.İlk Kuranı Kerim Basmaları, Mahmut Gündüz, T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı, Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu Başkanlığı Resmi İnternet Sayfası, Kur’an Baskıları Bölümü-İlk Kur’an-ı Kerim Basmaları.  https://mushaflariinceleme.diyanet.gov.tr/

2.Osmanlı’nın Kuranı Kerim’e Hürmeti, Ahmet Uçar, YEDİKITA /Eylül 2008 den alıntı yapan T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı, Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu Başkanlığı Resmi İnternet Sayfası, Kuran Baskıları Bölümü. https://mushaflariinceleme.diyanet.gov.tr/

  1. İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayını. https://islamansiklopedisi.org.tr/reisulkurra
  2. Ayhan Işık, Taş Baskı Kuranı Kerimler, İstanbul Müftülüğü, Haziran 2007 Sayısından alıntı yapan T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı, Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu Başkanlığı Resmi İnternet Sayfası, Kuran Baskıları Bölümü-Tetkik-i Mesahif-i Şerif. https://mushaflariinceleme.diyanet.gov.tr/
  3. 3 Mart 1924 Tarih ve 429 Sayılı Şer’iye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun, http://tekadamataturk.tripod.com/seri.html

6.Kuruluş ve Tarihi Gelişim, T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı Resmi İnternet Sayfası, 28 Mayıs 2013  https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/1/diyanet-isleri-baskanligi-kurulus-ve-tarihcesi/

7.https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc015/kanuntbmmc015/kanuntbmmc01502800.pdf

  1. https://www.wikizero.com/TR/%C4%B0zmir_milletvekilleri

    http://www.biyografya.com/biyografi/5899

  1. 6487 sayılı Kanun ile değişik hali ile 633 Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun (Değişik: 26/4/1976 – 1982/1 md.; İptal: Anayasa Mahkemesinin 18/12/1979 tarihli ve E. 1979/25, K. 1979/46 sayılı kararı ile… mevzuat.gov.trMevzuatMetin/1.5.633-20130524.pdf

10.Meşihat’tten İstanbul Müftülüğü’ne Kurum ve Unvanlar Lügatçesi, Abdullah Rüştü Kişi, İstanbul Müftülüğü-Din ve Hayat Dergisi, Sayı 24, Yıl: 2015.  https://istanbul.diyanet.gov.tr/Sayfalar/JournalList.aspx?ContentCategory=din-ve

 

Ahmet MUTLUOĞLU

1952  Çaykara Taşören Köyü’nde doğmuşum.1959-1964 Taşören Köyü İlkokulu, 1964-1967 Çaykara Ortaokulu öğreniminden sonra 1967-1970 Trabzon Öğretmen Okulunu eğitimimi tamamlayarak 31.07.1970 tarihinde Çaykara Akdoğan Köyü İlkokulunda öğretmenlik görevine başladım. 3 yıl süren Paris Büyükelçiliği Eğitim Ataşeliği  “OECD” ve “UNESCO” nezdinde birçok uluslararası toplantıda ülkemi temsil ettim. arı anlatarak örnek alınabileceğini ifade ettim. Doğal olarak da katıldığım tüm toplantı raporlarını ilgili makamlara arz ettim. Paris Eğitim Ataşeliği görevim esnasında Türkçe’nin Fransa’da ikinci yabancı dil olarak okutulması sağlanmış; bu konuda Avrupa’da bir çığır açılmıştır. Başarılı bulunup,bir yıl uzatılması ile dört yıl süren Eğitim Müşavirliği görevimin 16.10.2002 tarihinde sona ermesiyle yine Trabzon'a döndüm ve yeni açılan "Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi" Müdürlüğü'ne atandım.35 yıllık meslek hayatımın en zevkli üç yılını da burada tamamladıktan sonra, ilk Torunum Yağmur 'un doğumu söz konusu olunca onunla ilgilenmek üzere ani bir kararla 15.11.2005 tarihinde emekliye ayrıldım. Halen İstanbul'da Eşim Hanife Mutluoğlu ve Annemiz Lütfiye Mutluoğlu (1932-…) ile beraber Torunlarımız Yağmur, Ahmet Mete ve Gökdeniz ile beraber olmanın sonsuz ve tarifi imkansız mutluluğunu yaşıyoruz. Yaşça, Yağmurdan sonra 2. Olan, Torunumuz Zeynep’in Ankara’da yaşıyor olması yüreğimizi burksa da, sağ olsunlar sık ziyaretleri mutluluğumuza mutluluk katmaktadır. 12. yılına girdiğim emeklilik hayatımın diğer aktivitelerini:,özellikle Köyümüz , Yerel Kültür ve Tarihimizle alakalı konularda araştırmalar yapmak ve bir şeyler yazmak ,düzenli olarak Osmanlıca ve Arapça Kursuna devam etmek ve zaman buldukça Sevgili Hemşehrilerimi ziyaret etmek şeklinde sıralamam mümkündür.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir